"Duygusal Zeka"
neden IQ’den önemlidir?
Daniel
Goleman, Varlık Yayınları; 1996 İstanbul
Emotional Intelligence - Why it can matter more than IQ,
Bloomsburry Paperbacks, 1995
1.DUYGUSAL BEYİN
Duygular insanların amaç ve gücünü anlatan, insana kendisini feda
ettiren sevginin özlemlerimizin, tutkularımızın ana rehberidir.
Türümüz var oluşunu büyük ölçüde duyguların insan ilişkilerindeki
gücüne borçludur ve bu güç olağan üstüdür. Sosyologlar evrimin insan
ruhunda duyguya neden merkezi bir yer verdiğini tartışırken kritik
anlarda kalbin akla üstünlüğüne işaret etmektedirler. Onlara göre
duygularımız tehlike acı bir kayıp, zorluklara karşı bir hedefe doğru
ilerleme, eşine bağlanma ve bir aile kurma gibi yalnızca akla
bırakılmayacak durum ve görevlerde yol göstericidir. Her duygu bizi
bir şekilde hareket etmeye hazırlar; her biri insan hayatında
tekrarlanan güçlüklerle baş edebilecek şekilde bizi yönlendirir. Bu
durumlar evrimsel tarihimiz boyunca defalarca tekrarlandıkça duygusal
repertuarımızın yaşamını sürdürebilmesi açısından değeri, kalbimizin
doğuştan, otomatik eğilimleri olarak sinir sistemimize işlenmesi ile
kanıtlanmıştır.
Beden ve beynin
yeni yöntemlerle incelenmesiyle birlikte araştırmacılar her duygunun
bedeni birbirinden farklı tepkilere nasıl hazırladığına ilişkin sayısı
gitgide artan fizyolojik ayrıntılar keşfetmektedirler.
Öfke
hissedildiğinde kan akışı bir silah tutmayı yada düşmanı vurmayı
kolaylaştırıcı şekilde ellere yönelir; kalp atışı hızlanır, adrenalin
gibi hormonların hızla salgılanmasıyla birlikte çevikçe hareket etmeye
yetecek güçte enerji meydana gelir.
Korku
hissedildiğinde ise kan kaçmayı kolaylaştırmak için bacaklardaki gibi
büyük iskelet kaslarına yönelir ve sanki yüzdeki kan çekilir, bu da
kanın donduğu hissi verir bu arada saklanmanın daha iyi bir alternatif
olup olmadığının anlaşılması için beden bir anlık donar. Beynin
duygusal merkezlerindeki devreler onu alarma geçirip harekete
hazırlamak üzere hormon salgılanmasını başlatır. Dikkat, nasıl tepki
verilmesi gerektiğini değerlendirmek için yaklaşan tehlikeye
odaklanır.
Bizi eyleme
geçiren bu biyolojik eğilimler, deneyimler ve kültür tarafından
şekillendirilir. Örneğin sevilen birinin kaybı evrensel olarak
üzüntüye ve yas tutmaya neden olur. Ancak bu yaşama tarzımız yani
duyguların nasıl gösterildiği veya özel anlara saklanıldığı, tıpkı
kimlerin yas tutulacak kadar sevilen kişiler olduğu kültür tarafından
belirlenir.
2.DUYGUSAL ZEKANIN DOĞASI
Psikolojinin açık sırlarından biride yaygın efsaneye karşın notların,
IQ nun yada üniversite giriş sınavı puanlarının hayatta kimin başarılı
olacağına dair kusursuz bir tahmin sağlayamamasıdır. Bir bütün olarak
büyük gruplar açısından IQ ve yaşam koşulları arasında bir bağ
bulunduğuna emin olabiliriz. Çok düşük IQ’lu bir çok kişi işçilik ve
benzeri işler yaparken yüksek IQ’lularda iyi para kazandıkları işlere
giriyorlar. Ancak IQ’nun kişin gelecekteki başarısını belirlediğine
ilişkin kuralların çok sayıda istisnası var. Hatta insanların sayısı
kurala uyanlardan fazla olabilir. IQ’nun hayattaki başarıya katkısı
%20’dir geri kalan %80’i başka etkenler vardır. Bir gözlemcinin de
dediği gibi, bir kişinin toplumda edindiği yeri, sonuçta IQ’sunun
dışında kalan ve sosyal sınıftan şansa kadar uzanan etkenler belirler.
Tabii hayatta başarıya ulaşmanın pek çok yolu ve değişik yetenekler
gerektiren pek çok alan bulunmaktadır. Bilgiye gitgide daha fazla
dayanan toplumumuzda teknik beceri bunlardan birisidir. Bir çok bulgu
gösteriyor ki duygusal yetenek sahibi kendi duygularını tanıyan ve
idare edebilen başkalarının duygularını okuyup onlarla etkili bir
şekilde başa çıkabilen kişiler hayatın her alanında gerek romantik
yakın ilişkilerde gerekse kuruluş iç politik ilişkilerde başarıyı
belirleyen sözsüz kuralları kavrama becerisinde avantajlıdırlar. İyi,
gelişmiş duygusal becerilere sahip kişiler yaşamlarını daha doyumlu ve
etkili bir şekilde sürdürerek kendi verimliliklerini besleyecek
zihinsel alışkanlıkları edinebilir; duygusal hayatını bir şekilde
kontrol altına alamayan kişiler ise, kendi içlerinde, işe odaklanıp
açıkça düşünmelerini sağlayacak yetenekleri baltalayan savaşlar verir.
Sosyal beceriyi
sınayan başkalarının rahatsız edici duygularını yatıştırma yeteneği
ise öfkenin tepe noktasına ulaşmış bir kişi ile baş edebilmek
açısından ustalığın son kertesine varıldığını gösterebilir. Öfkenin
denetim altına alınması ve duygusal bulaşıcılık hakkındaki veriler,
öfkeli kişinin dikkatini başka bir yere çekmenin, onun hislerine ve
bakış açısına empati göstermenin ve sonrada onu daha olumlu duygulara
ahenk kurabileceği alternatif bir odak noktasına çekmenin bir tür
duygusal judonun etkili bir strateji olabileceğini işaret ediyor.
3. DUYGUSAL ZEKA
İnsanların çabalarını doğru yönde sürdürebilmeleri için gerekli
bilgiyi almasını sağlayan bir geribildirim sorunudur. Sistem
teorisindeki özgün anlamıyla geri bildirim, bir parçanın sistemdeki
diğer tüm parçaları etkilediği ve rotadan çıkmış bir parçanın daha iyi
sonuç verecek şekilde değiştirebileceği anlayışı çerçevesinde sistemin
bir parçasının nasıl çalıştığına dair bilgi alışverişi demektir. Bir
şirkette herkes sistemin parçasıdır ve geri bildirim de kurumun can
damarıdır. Bu bilgi alışverişi sayesinde insanlara yapmakta oldukları
işin iyi gittiği yada daha hassa ayar istediği, kalitesinin
yükseltilmesi veya tamamen yeniden yönlendirilmesi gerektiği
bildirilir. Geri bildirim olmadan insanlar karanlıkta kalır,
patronları, iş arkadaşları yada kendilerinden beklenenler açısından ne
durumda oldukları hakkında bir fikirleri yoktur ve her türlü sorun
zamanla çetrefilleşir.
Bu anlamda
eleştiri bir yöneticinin en önemli görevleri arasındadır.Aynı zamanda
en çok korkulan ve sürüncemede bırakılan iştir.Bir çiftin duygusal
sağlığı anlaşmazlıkları ne kadar iyi dile getirdiklerine bağlı
oldukları gibi, iş hayatında kişilerin etkinliği, hoşnutluğu ve
üretkenliği de rahatsızlık veren sorunların ne kadar iyi anlatıldığına
bağlıdır. Gerçektende eleştirilerin nasıl yapıldığı ve algılandığı
kişilerin işlerinden birlikte çalıştıkları ve hesap verdikleri
kişilerden ne kadar memnun olduklarını belirlemekte büyük rol oynar.
Öfke, kaygı ve
depresyonun olumsuz tıbbi etkileriyle ilgili deliller, göz ardı
edilmeyecek bir birikim oluşturmuştur. Kronikleştiğinde öfke ve kaygı
insanların bir dizi hastalığa karşı direncini kırabilir. Depresyon ise
kişilerin daha kolay rahatsızlanmasına neden olmasa bile, özellikle
durumu ağır olan daha zayıf hastaların tıbbi açıdan iyileşmesini
engelleyebilir ve ölüm riskini artırabilir. Ancak kronik duygusal
sıkıntı değişik biçimleriyle zehir gibi bir etki yapıyorsa, bunun
karşıtı bir dizi duyguda, bir ölçüde panzehir etkisi yapabilir. Bu
olumlu duyguların hastalıkları tedavi edeceği yada gülmenin veya
mutluluğun tek başına ciddi bir hastalığın gidişatını değiştireceği
anlamına gelmez. Olumlu duyguların sağladığı ek üstünlük açık
değildir. Ama çok sayıda insanla yapılmış incelemelerden yararlanarak
hastalığın gidişatını etkileyen bir yığın karmaşık değişkenin
arasından ayırt edilebilir.
4. FIRSATLARA
AÇILAN PENCERELER
Aile
yaşamı bize ilk duygusal dersleri veren okuldur; yakın ilişkilerin bu
potasında, kendimizi nasıl göreceğimizi ve başkalarının bizim
hislerimize ne şekilde tepki vereceğini; bu hisler hakkında nasıl
düşünmemiz gerektiğini ve tepki verirken ne gibi seçeneklerimiz
olduğunu; umutları ve korkuları nasıl okuyup ifade edeceğimizi
öğreniriz. Bu duygusal dersler sadece anne babanın çocuklarına
doğrudan söyledikleri ve yaptıklarıyla değil kendi hislerini idare
edişleriyle ve aralarındaki etkileşim modeliyle de verilir. Bazı
anne-babalar üstün yetenekli duygusal öğretmenlerdir, bazıları ise
gaddardır. Anne-babaların çocuklarına davranış tarzının katı disipline
mi yoksa empatik anlayışa mı, umursamadan mı yoksa sıcak davranarak mı
çocuğun duygusal yaşamı açısından derin ve kalıcı sonuçları olduğunu
gösteren yüzlerce araştırma vardır. Yinede duygusal zekaya sahip anne
ve babaların varlığı başlı başına büyük yararları olduğunu gösteren
somut bulgular ancak son zamanlarda elde edilmiştir. Çocuklarıyla
doğrudan ilişkilerinin yanı sıra, bir karı kocanın kendi aralarında
hisleri ile nasıl baş ettikleri de, ailedeki en ince duygusal
alışverişleri bile gözden kaçırmayacak kadar akıllı öğrenciler olan
çocuklara çok etkili dersler verir.
Duygusal açıdan
yetersiz ebeveynlik tarzları arasında en sık rastlanan şu üçüdür.
Hisleri tamamen
göz ardı etmek. Bu tür anne babalar çocukların duygusal sıkıntılarını
ıvır-zıvır yada dert kaynağı olarak değerlendirerek, kendiliğinden
geçmesini beklemeleri gerektiğine inanırlar. Duygusal anları, çocuğa
yakınlaşma yada onun duygusal yeterlilik konusunda bir şeyler
öğrenmesine yardımcı olmak için bir fırsat olarak kullanmayı
beceremezler.
Fazlasıyla
serbest bırakmak. Bu tür anne-babalar çocuğun ne hissettiğinin
farkındadırlar, ancak çocuk içindeki duygusal fırtınayla nasıl baş
ederse etsin hatta, isterse başka birine vursun yaptığı hiçbir şeye
karışmazlar.Çocuğun hislerini göz ardı eden tiplerde olduğu gibi, bu
anne babalar da çocuklarına alternatif bir duygusal tepki öğretmeye
ender olarak kalkışırlar. Tüm rahatsızlıklarını yatıştırmaya
çalışırlar ve örneğin üzüntüsünü yada öfkesini geçirmek için pazarlığa
yada rüşvete baş vururlar.
Çocuğu
aşağılayıp hislerine saygı göstermemek. Bu tür anne-babalar genellikle
çocuğun hiçbir yaptığını onaylamaz, sert bir şekilde eleştirir ve
cezalandırırlar. Örneğin çocuğun öfkesini belli etmesine hiçbir
şekilde izin vermeyip en ufak bir huysuzluk belirtisinde bile
cezalandırmaya yönelirler. Bunlar çocuk bir şeyi kendi açısından
anlatmaya başladığı zaman sakın bana karşılık verme diye öfkeyle
bağıran anne ve babalardır.
5. DUYGUSAL OKUR
YAZARLIK
Giderek artan sayıda aile artık çocukların hayata sağlam bir şekilde
hazırlanmasını sağlayamadığından, çocukların duygusal ve sosyal
yeterlilik eksiğinin telafisi için toplumların baş vurabileceği tek
yer okul şudur bu çöküş içinde yada çökmeye yakın olan tüm sosyal
kurumların yerini tek başına okulun alabileceği anlamına gelmez.Ancak
hemen her çocuk okula gittiğinden okul onlara belki başka hiç bir
yerden elde edemeyecekleri temel hayat derslerini sunan bir yerdir.
Duygusal okur yazarlık okullara, çocukların sosyalleşmesinde etkisiz
olan ailelerin bıraktığı boşluğu doldurmak gibi ek bir görev yükler.
Bu çetin görev iki temel değişikliği gerektirir. Öğretmenlerin
geleneksel misyonlarını aşması ve yerel toplumun okullarla daha çok
ilgilenmeleri.
Bu derslerin
nasıl öğretildiği, sadece duygusal okur yazarlığa adanmış bir sınıfın
olup olmamasından daha büyük bir önem taşıyabilir. Öğretmenin niteliği
bu açıdan çok önemlidir, çünkü onun sınıfını idare ediş tarzı,
duygusal yeterlilik yada yetersizlik konusunda başlı başına bir model,
fiili bir derstir. Öğretmen bir öğrenciye cevap verdiğinde diğer yirmi
yada otuz çocuk bir şey öğrenir. Bu tür dersleri çekici bulan
öğretmenler, bir yerde kendi kendilerini bu iş için seçmişlerdir,
çünkü herkes mizaç olarak buna uygun değildir.İlk önce, hislerden söz
etmekten çekinmemesi gerekir, her öğretmen bunu kolaylıkla yapamaz
yada yapmak istemeye bilir. Standart öğretmen eğitiminde, bu tür bir
öğretme tarzına onları hazırlayan pek bir şey yoktur. Bu nedenle
duygusal okur yazarlık programları öğretmen adaylarını bu yaklaşıma
alıştırmak için birkaç haftalık özel eğitim verir.